mustafa: sen benim yaşama kaynagımsın gül güzelim |  BEYTULLAH: seni benim kadar sevennleer sana benim kadar hesret kalsınlar... SENİ SEVİYORUM |  burak: ilan-ı aşk ediorum benimle ewlenirmsin ? burcu |  Burcu: sen benim nefesim sen benim hayalim sen benim rüyam sen benim herşeyimsin barış sen benim aşkım sen benim tek benimsin |  ezgi: seni cok sevmistim yunus cok ama sen serefsizlik yapip birakip gittin benim cektigimi sende cek aska sevgiye hasret yasaaa!!!! |  Ömer: AŞKIM SENİ ÇOOK SEVİYORUM |  RIDVAN: FENERBAHÇEM BENİM BİRİCİK SEVGİLİM |  Cetrik: Şemdinli de yitirdiğimiz Şehitlerimize Allahtan Rahmet..Ailelerine sabırlar dilerim.Kahrolsun bu vatanı ve Milleti bölmek isteyen hain ve şerefsizler!Vatan bir bütündür Bölünemez!Yüce türk Milletinin başı sağolsun. |  büşra: gülçin senı çok sevıyorum konsere gelın adana |  booys : sana tapıyorum ecee |  kübra: seni seviyorum gökan |  emre: nurcan seni çok seviyorum |  fatoş: hayatımın anlamı canım bitanem canım kocam benim ahmetim çok sewiyorum |  hasan: seni seviyorum gülüm |  gokhan: seni sewiyprum hanife |  ferhat : sewillllllllll seni sewiyorumyaşama sebebim |  memo: senı sevıorum gülçin |  sevda: SENİ SEVİYORUM EMRAH |  tempra : seni seviyoru bebeyim |  kubra: askım seni çok sevıom |  ceren: seni seviyorum yağızzz ama sen bnm çocukluk arkadaşımsın benden soğumanı istemiorum:'( |  sedef: sana deliler gibi aşığım kocacım herşeyim nefesimsin vee sadece benimsin osmannnnnnnnnnnnnnn |  basaga: seni sensizliğe kendimle birlikte hapsettim hatice |  fatoş: aşkım seni seviorum iyki benimlesin canım aşkım |  Mehtap: Seni seviyorum ahmettt |
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Osmanlı Imparatorluğu Önemli Olaylar  (Okunma Sayısı 5843 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« : 29 Mayıs 2006, 18:47:07 Pzt »

Abaza Paşa İsyanı



Sultan Genç Osman'ın öldürülmesini bahane eden sipahiler 22 Mayıs 1622 günü ayaklandılar. Abaza Paşa'nın ayaklandığı haberinin de İstanbul'a gelmesi üzerine Genç Osman faciasını bahane eden sipahiler ikinci kez ayaklandılar. Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine, Sultan Genç Osman'ın katillerinden olan Cebecibaşı ve Genc Osman'ın katledilmesinde Cebecibaşı'na yardım eden Kara Davut idam edildi.


____________________________
Ankara Antlaşması


Manda rejimi ile Suriye'ye yerleşen Fransa, Adana, Antep, Maraş, Urfa'yı İngilizlerden devralınca, burada çok güçlü bir Türk direnişiyle karşılaştı. Bu direniş, Fransızlara çok ağır kayıp verdirdi. Suriye mandasını tehlikeye soktu. Türk Orduları'nın 1. ve II. İnönü Savaşları ve Sakarya Savaşı'ndaki başarıları Fransa'yı çok etkiledi ve tutumunu değiştirdi.

Bu arada İtalyanlar, Haziran ayından itibaren sessizce Anadolu'yu terk etmeye başladılar. 5 Temmuz 1921'de ise tamamen terk ettiler. Gerçi Ekim ayında, Anadolu'ya bir temsilci göndererek ekonomik ayrıcalıklar istedilerse de Ankara reddetti. Fransızlar, 1921 Mart ayından itibaren Türkiye ile görüşmelere başladılar. Bekir Sami Bey'in Fransızlarla Londra'da yaptığı antlaşma, bağımsızlık ilkesiyle bağdaşmadığı için reddedildi.

Haziran ayında Franklin Bouillon'u Ankara'ya özel temsilci olarak gönderdiler. Görüşmeler olumlu hava içinde gelişirken Yunan saldırısı başlayınca, görüşmeleri askıya aldılar. Türk-Sovyet yakınlaşması Fransa'yı endişeye itti. Yunan saldırısı karşısında Türkiye'nin Sovyetlerden yardım alması üzerine Fransız basını "Denize düşen yılana sarılır." Türk sözünü hatırlatarak, Fransız çıkarlarının tehlikeye düşeceğini belirtiyordu.

Kral, Konstantin'in, başlattığı saldırıyı "Haçlı Seferi" olarak ilanı Avrupa'da etkili olmuş, Sovyetlerin Kemalistlere 150.000 kişilik bir ordu gönderdiği ve Anadolu'ya girdiği haberleri duyulmuştu. Yunan Ordusu'nun başlangıçtaki üstünlüğü Avrupa'da büyük etki yaptı. Fakat Türk Ordusu'nun savaşı kazandığının duyulması bütün umutlan yıktı. Fransız kamuoyunun görüşü ve Hükümetin tutumu değişti. Türkiye gerçegini kabul ettiler. 20 Ekim 1921'de Ankara Antlaşması'nı imzaladılar.

Ankara Antlaşması'nın Hükümleri

Her iki taraf bu antlaşmanın imzalanmasından sonra savaşa son vermeyi kabul ediyorlar.

Türk ve Fransız tutuklu ve savaş esirleri serbest bırakılacak

Antlaşmanın imzalanmasını izleyen iki ay içinde sözü geçen hattın güneyine Fransız kuvvetleri ve kuzeyine Türk kuvvetleri çekilecek.

Boşaltma ve işgal her iki tarafça atanacak bir komisyonca saptanacak yöntemlerle gerçekleşecek.

Her iki taraf da boşaltılan bölgelerde tam bir genel af uygulayacaklar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Misak-ı Milli'de açıkça tanınan azınlıklar hukukunun çeşitli devletler ve bağlaşıkları arasındaki antlaşmalara göre aynı temelde kendisine uygulanacağını bildirir.

İskenderun ve Antakya bölgesi için Fransa özel bir yönetim rejimi kuracak, buradaki Türk halkına kültürlerini geliştirmek için her tür kolaylık gösterilecek. Türkçe resmi dil olarak kalacaktır.

3. maddede sözü geçen hat şöyle çözümlenmiştir: Sınır, İskenderun Körfezi üzerinden Payas'ın güneyinden Meydan-ı Ekbez'e doğru gidecek. Oradan Suriye'ye, Karnaba ve Kilis Türkiye'ye bırakılarak Çobanbey İstasyonu'nda demiryolunu izleyecek, demiryolu Nusaybin'e kadar Türk topraklarında kalacaktır. Nusaybin ile Cezinei İbn Ömer arasındaki eski yol Türklerde kalarak Dicle'ye varacaktır. Yolda, her iki ülke de aynı hakka sahip olacaktır. Bu antlaşmanın imzalanmasını izleyen bir ay içinde her iki taraf temsilcilerinin oluşturduğu bir komisyon bu hattı saptayacaktır.

Osmanlı Hanedanı kurucusu Osman Gazi'nin dedesi Süleyman Şah'ın Türk mezarı adı ile anılan mezarın bulunduğu Caber Kalesi Türk Bayrağı altında, Türk koruyucuları gözetiminde, Türk mülkü olarak kalacaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Pozantı-Nusaybin arasındaki Bağdat Demiryolu ayrıcalığının ve Adana'daki şubelerinin haklarıyla işletme ve nakliyat-ı ticaretinin yasal hak ve yararlarıyla Fransız Hükümeti'nin seçeceği bir Fransız grubuna verilecektir. Türkiye, Meydan-ı Ekbez'den Çobanbey'e kadar Suriye topraklarından trenle askeri ulaşım yapabilecektir. Suriye'de Türk topraklarında aynı hakka sahiptir.

Bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Türkiye-Suriye arasında bir gümrük anlaşması saptanması için karma komisyon kurulacaktır.

Kuveik Suyu, Halep Şehri ile kuzeyindeki Türk bölgesi arasında acil bir şekilde bölünecek, Halep, gereksinmesine göre, kendi masraflarıyla Türk toprağından, Fırat'dan su alabilecektir.

Yerleşik veya göçebe haktan 8. maddede saptanan hattın bu veyahutta öteki tarafındaki otlaklardan yararlanma hakkı veya emlakı veya arazisi olanlar eski haklarından yararlanabileceklerdir. Hayvanlarını veya yavrularını, araç ve gereçlerini gümrük veya vergi vermeksizin hattın öte tarafına nakledebileceklerdir. Bunlarla ilgili vergileri, oturdukları ülkede vermek ile yükümlüdür.

Anlaşmanın imzalanması sırasında Türk delegesi Yusuf Kemal Bey, Franklin Bouillon'a, İskenderun ve Antakya bölgesi halkına Türk Bayrağı'nı ihtiva eden özel bir bayrak kullanma hakkının verilmesini istedi ve bu istekleri kabul edildi. Bu antlaşma ile Birinci Dünya Savaşı öncesi kurulmuş bulunan İtilaf bloğu parçalandı.

Versay'da kendisini desteklemeyen ve Almanya'ya yumuşak davranan İngiltere'ye kızan Fransa, Türkiye konusunda İngiltere'ye oyun oynuyor ve tek başına hareket ediyordu. İngiltere, bu antlaşmayı hayret ve dehşet ile karşıladığını gizlemedi. Fransa, Türk cephesinde 60-70.000 asker beslemek ve Türklerle savaşmaktan kurtuluyordu.

Bu antlaşma, yalnızca Güney Doğu Anadolu için imzalanmakla beraber, Fransa gibi büyük bir Avrupa devletinin Türkiye'yi ve Misak-ı Milli'yi resmen tanıması bakımından çok önemliydi. Fransız desteğini yitirdikleri için Kilikya üzerindeki Ermeni hayalleri yıkıldı. 130.000'den çok Ermeni Suriye'ye, 30.000 kadar Ermeni de Kıbrıs'a göç etti. Doğu Anadolu'da da 300.000 kadar Ermeni, Ermenistan'a göç etti.

Bu antlaşmanın Türkiye'ye siyasi yararlarının yanı sıra, askeri bakımdan da büyük yararı oldu. Bu cephenin tasfiyesi ile Türkiye güneyini de güvenceye aldı ve buradaki askerlerini Batı cephesine taşımak olanağı buldu. Fransızlar bölgeyi boşaltırken Türkiye'ye satış ve hibe yoluyla silah, cephane bıraktılar.

Sömürge halklarının üzerinde de bu zaferin etkisi görüldü. Avrupa devletlerinin yenilmezliği konusu yıkıldı. Türk zaferi ve Avrupa Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgileri sömürgeler halklarına umut verdi.

Bu antlaşma ile Hatay, Fransa'ya bırakılmakla Misak-ı Milli'den ikinci ödün verildi. Batum'dan sonra Hatay yitiriliyordu. Fakat o günün koşulları altında elde edilen büyük kazançtı. Çünkü Türkiye iki büyük cepheyi tasfiye etti. İki büyük ülke tarafından resmen tanındı. Kaldı ki Hatay üzerinde Türkiye haklarından vazgeçmeyecekti.

1923 yılında Adana'ya gelen Atatürk, burada kendisini siyah bayrakla karşılayan Hatay temsilcilerine "40 asırlık Türk yurdu yabancı eline bırakılamaz." diyerek, kurtuluş için söz vermiş ve sözünü 15 yıl sonra yerine getirmiştir.
« Son Düzenleme: 05 Eylül 2006, 17:13:18 Sal Gönderen: burak genc » Logged

!!!Hatıraların Sitesi!!!


Ayrıcalıktır.



Etiketler : Osmanlı Imparatorluğu Önemli Olaylar, Paylaşım, Oyun, Osmanlı Imparatorluğu Önemli Olaylar, Film, Eğlence, Osmanlı Imparatorluğu Önemli Olaylar, Dizi, komik, Osmanlı Imparatorluğu Önemli Olaylar
« : 29 Mayıs 2006, 18:47:07 Pzt »
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« Yanıtla #1 : 29 Mayıs 2006, 18:47:27 Pzt »

ANKARA SAVASI



Osmanli sultâni Yildirim Bâyezid ile Timur Han'nin 1402 senesinde Ankara'da yaptiklari muharebe. Yildirim Bâyezîd Han; Nigbolu zaferiyle Rumeli'de Osmanli hâkimiyetini te'sis ettikten sonra, Anadolu'da birligi saglamak için harekete geçti. Bu niyetle Aydin, Mentese, Karaman ve isfendiyarogullari beyliklerine son verdi. Ancak bu beyliklerin basindaki beyler, Asya'da kuvvetli bir devlet kurup, batiya yönelen Timur Han'a sigindilar. Ayni sekilde Tîmûr Han'nin hükümdarligina son verdigi Karakoyunlu beyi Kara Yûsuf ile Tebriz hükümdari Ahmed Bey de Yildirim Bâyezîd'e siginmis, Erzincan beyi Mutahharten de akrabalarini Yildirim Bâyezîd'e göndererek yardim istemisdi. Tîmûr Han'a siginan Anadolu beyleri, Osmanli sultâni hakkinda; Tîmûr Han'nin önünden kaçan beylerde Yildirim Bâyezîd'e Timur'la ilgili olmadik seyler söyleyip kötüleyerek, her iki müslüman Türk hükümdarinin arasini açtilar, iki taraf da karsilikli kendilerine siginanlari müdâfaa ettiler. Tîmûr Han, Yildirim Bâyezîd'e mektup göndererek kendisine siginanlarin iadesini istedi. Bu mektuplarda her iki hükümdarin birbirlerine hakaret dolu sözlere yer verdikleri ilim adamlari arasinda kabul görmemektedir. Bu gün bilinen hakaret dolu mektuplarin sahte oldugu isbatlanmistir. Yildirim Bâyezîd, Tîmûr Han'nin istegini kabul etmeyince savas kaçinilmaz oldu.

Tîmûr Han, kuvvetli bir ordu ile, Anadolu içlerine dogru harekete geçti. Bunu haber alan Yildirim Bâyezîd de, Istanbul kusatmasini kaldirarak, kuvvetlerini Bursa'da toplamaya basladi. Bursa'dan hareket eden Osmanli ordusu, iki koldan yürüyerek Ankara önüne geldi. Bu sirada Tîmûr Han Sivas'i ele geçirmisdi Onun, Sivas'da oldugunu haber alan Yildirim Bâyezîd, agirliklarinin bir kismini Ankara'da birakarak Akdagmadeni ve Kadisehri daglik mintikasinda mevzi almak istedi, iki ordunun öncü kuvvetleri Sivas ve Tokat bölgelerinde karsilastilar ise de, Osmanli sultâni Sivas ile Tokat arasindaki geçitleri tuttugundan, burada muharebe yapmayi kendisi için tehlikeli gören Timur Han Kayseri'ye dogru yürüdü. Timur Han, Bâyezîd'i kendisine dogru çekmek istediyse de duruma vâkif olan Yildirim Bâyezîd bu oyuna gelmedi ve yapacagi taarruzun zamanini bekledi

Tîmûr Han. Kirsehir üzerinden hizla Ankara önlerine gelerek kaleyi kusatti. Kale muhafizi Yâkûb Bey, kaleyi siddetle müdâfaa etti. Tîmûr Han. Osmanli ordusunun gelecegini tahmin ettigi yolu iyice tahkirn etti. Osmanli ordusu ise onun hiç beklemedigi taraftan ve tahmininden çok erken Ankara önlerine geldi.

Osmanli ordusunun merkezinde sultân Yildirim Bâyezîd bulunuyordu. Yaninda sadrâzam Çandarlizâde Ali Pasa, sehzade Isa, Mustafa ve Musa Çelebiler yer aliyordu. Sag cenahta bulunan Anadolu birliklerine vezir Tîmûrtas Pasa, sol cenahta yer alan Rumeli birliklerine sehzade Süleyman Sah kumanda ediyordu, ihtiyat kuvvetlerinin basinda da Sehzade Mehmed Çelebi bulunuyordu. Sol cenahin ihtiyat kuvvetlerini, Sirbistan despotu ve Sultân'nin kayin biraderi Stefan Lazreviç'in kumandasinda yirmi bine yakin zirhli sirp askeri meydana getiriyordu. Merkez ihtiyatinda Karakoyunlular, sag cenahin ihtiyatinda Kara tatarlar denilen Türklesmis Mogollar yer aliyordu. Ayrica Süleyman Sah'in kumandasinda akinci kuvvetleri de vardi. Osmanli askerinin sayisi yetmis binden fazla idi.

Tîmûr Han, ordusunun merkezinde yer almisti. Torunu Muhammed Mirza, zirhli ve atli olan Mâverâünnehr askeri ile ihtiyatta idi. Diger torunlari Pir Muhammed ve Iskender Mirza, Muhammed Mirza'nin yaninda yer aliyorlardi. Sag cenaha üçüncü oglu Mîransah, sol cenaha ise dördüncü oglu Sahruh Mirza kumanda ediyordu. Zirhli otuz iki fil, ordunun önünde dizilmisti. Ikiye ayrilmis olan merkez kuvvetlerin sag tarafina Tîmûr Han'nin ikinci oglu Ömer Seyh Mirza, sol tarafina ise Emir Celâl islâm kumanda ediyordu. Akkoyunlu sultâni Osman Bey ile Emîr Cihan Sah'in tümenleri sag cenahin önünde yeralmisti. Mutahharten Bey Karamanoglu, Aydinoglu, Menteseogiu, Germiyanoglu, Saruhanoglu ve Candaroglu, sag cenahta yer almislardi. Çagatay sultâni Mahmüd Han, Timur'un yaninda idi.

Muharebe günü sabah namazindan sonra Yildirim Bâyezîd, askerlerine veciz bir hitabede bulundu. Fakat karsi taraf da sünnî müslüman ve Türk oldugu için, askerin, hiristiyan ordularina karsi gösterdigi basariyi gösteremiyecegi ortada idi.

Iki ordu, Ankara'nin kuzey dogusundaki Çubuk ovasinda 28 Temmuz 1402 târihinde karsilasti. Burada, o devrin en büyük kumandanlarindan ikisi arasinda târihin en büyük savaslarindan biri oldu. Fil görmemis Osmanli atlari ürktü. Osmanli ordusundaki Kara tatarlarin aniden Tîmûr tarafina geçip, Rumeli sipahilerinin arkasindan ok atmaya baslamalari, Osmanlinin taarruz gücünü kirdi. Bu sirada Osmanli ordusundaki Karaman, Candar, Germiyan, Aydin, Mentese ve Saruhanli sipahileri karsi tarafta bayrak açmis olan beylerini görünce, Tîmûr Han'in tarafina geçtiler. Yildirim Bâyezîd'in yaninda az bir asker kaldi. Osmanli ordusunun bir kismi geri çekildi. Kara Tîmûrtas ve Fîruz pasalar, birlikleri tamamen bozuluncaya kadar dayandilar. Yildirim Bâyezîd gün batarken üç bin kisi ile Çataltepe'de muharebeye devam ediyordu. Burada süren üç saatlik vurusmadan sonra maglûbiyeti anlayinca etrafindaki askerleri yararak kurtulmak istedi. Yildirim Bâyezîd'in ati yaralaninca oglu ile beraber Çagatay hani sultan Mahmüd Han'in kumanda ettigi birlik tarafindan esir alindi.

Tîmûr Han kendisini iyi karsiladi ve tesellîde bulundu. Bir Osmanli pâdisâhina yarasir sekilde, izzet ve ikramda bulundu. Timur'un, Yildirim Bâyezîd'e iyi davranmadigi iddialari uydurmadir. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yildirim Bâyezîd Han, kederinden ve nefes darligindan kirk dört yasinda vefat etti. Tîmûr Han ölüm haberini alinca; "Yazik oldu, büyük bir mücâhid kaybettik" demekten kendini alamadi.

Ankara savasi ortaçagin en büyük meydan muharebesidir. Iki yüz binden fazla Türk askeri birbiri ile savasmistir. Anadolu topraklarinda iki müslüman devlet arasinda yapilmis olan büyük meydan muhârebelerindendir. Ankara savasinin önemli neticeleri arasinda; AnadoluTürk birliginin parçalanmasi, Bizans ve istanbul fethinin elli yil daha uzamasi ve Osmanli Devleti'nin gelismesinin en azindan yarim asirdan daha fazla gecikmesi sayilabilir.

Tîmûr Han, Ankara savasinda kirk bine yakin zayiat vermistir. Hâlbuki o bu muharebeye kadar alti binden fazla kayip vermemisti. Buna Osmanli ordusundaki sevk ve idarenin mükemmeliyeti sebeb olmustur. Bâzi tarihçiler, Yildirim Bâyezîd ile harb ettigi için Tîmûr Han'i haksiz olarak kötülemekte, harp sahasinda olanlari, zulüm ve ortaligi kana boyamak seklinde bildirmektedir. Hâlbuki bunun iki devlet arasinda bir hâkimiyet savasi oldugu unutulmamali, bu savas tarafsiz ele alinip degerlendirilmelidir.
_____________________________
ALAŞEHİR KONGRESİ (16-25 AĞUSTOS)



Batı Anadolunun önemli havzalarından biri Gediz Nehrinin aktığı bölgedir.Tarihi Lydia ve onun başkenti Sardes, Magneseia ad Sypilum, Philadelphia ve Nymheum da aynı yörenin önde gelen şehirleri idi. XIV.yyda Saruhanlılar Manisa ve çevresini kesin bir şekilde Türkleştirdiler. Yıldırım Bayezid zamanında,Osmanlı topraklarına katılan Philadelphia, Alaşehir adını aldı. Karaosmanoğulları ve yerel âyânlar Alaşehirde Türk varlığını devam ettirdiler. Meyankökü, üzüm ve pamuk gibi üretim kolları, demir yolunun buraya kadar uzatılmasına sebep oldu. XX. yy başlarında Alaşehir, zenginliği ile göze çarptı. Fakat, bu güzel günler uzun sürmedi. Mondros Mütârekesinin yarattığı burukluk,Alaşehirde de kendini hissettirdi. Hürriyet ve İtilâfçılar ile büyük harbde yenik düşmemize zemin hazırlayan İttihad ve Terakkiciler arasında fikir kavgaları başladı. Buna paralel olarak düzen bozuldu. Jandarma ve polis önemli ölçüde etkisiz kaldı. Alaşehirde tarım ve ticâret ile uğraşan Rumlar da, metropolit denilen din adamı ve bazı bölücü kimseler vasıtası ile Yunanlılar ile temasa geçtiler. Mütâreke gereğince, Alaşehir istasyonunda da güvenlik kuvvetleri bulunması kararlaştırıldı ve Yzb.Villa komutasında bir kuvvet gönderildi. Askerler genelde sömürge kökenli ve müslümandılar. Alaşehirliler ile iyi temaslar kurdular. İzmirdeki hâdiseler, Alaşehirde, Saruhan Mutasarrıflığının tel haberi ile duyuldu. Az önce de Belediyeye, Redd-i İlhak Cemiyetinin telgrafı gönderilmiş ve Yunanlıların güzel İzmiri işgâl ettikleri anlaşılmıştı. Alaşehir Kaymakamı, İzmirin yetiştirdiği aydınlardan Bezmi Nusret (Kaygusuz) idi. Onun, Alaşehirliler ile kurduğu diyalog, ilk anda millî hisleri galeyana getirdi. Bürokrasi, halk ve ileri gelenler elbirliği ettiler. Ancak, Mayıs 1919 sonlarına doğru Mutasarrıflık Merkezi Manisanın da işgâl edildiği ve Yunan Kuvvetlerinin Turgutluyu geçtikleri öğrenildi. Alaşehirde, millî yapılanma bu esnada daha da belirginleşti ve Salihli önlerinde Sardes harabelerinde, düşmanı durdurma kararı alındı. Bandırma, Balıkesir,Akhisar yolu ile Salihliye gelen Bekir Sami (Günsav) ve bir kaç arkadaşı, ilk millî kuvveti burada ve Alaşehirde meydana getirdi. Bozdağ ve Ödemiş grupları ile temas kuruldu ve birlikte hareket etme kararı alındı. Az sonra da Hâmidiye Kahramanı Rauf (Orbay) ve arkadaşları Salihli ve Ödemişte Kuvây-ı Millîye ile temaslarda bulundular. İzmirden ve Manisadan trenler sürekli göçmen taşıyorlardı. Bu insanlara, memurları rum ve ermeni olan demiryolcuların türlü hakaretlerde bulundukları da gözlenmekte idi. Ayrıca, Alaşehir Rumları da Türklere karşı tavır takınmışlar, Yunan ordusunun Alaşehire ulaşacağı günü sabırsızlıkla bekliyorlardı. Alaşehir, aynı zamanda kutsal bir makamdı. Anadolunun yedi kilisesinden biri de burada bulunuyordu. İncilde hem Philadelphiaya ve hem de Sardese ait bölümler vardı. İstasyon memurları, Alaşehir ismini bile kaldırmışlar, biletleri Philadelphia diye vermeye kalkışmışlardı.

Alaşehir ahâlisi ise kararsızlığını sürdürüyordu. Bir kısmı Fransızlara, bir kısmı A.B.D.lerine, yerli Rumlarla da geçmiş ilişkileri iyi olanlar da, onlara yanaşmıştı. Fakat, Kuvây-ı Millîye ruhunu benimsemiş çoğunluk ise son ana kadar Yunanlılara karşı direnmeyi, gerekirse bu uğurda ölmeyi kabul etmişti. Alaşehirli Mustafa Bey, Belediye Başkanı Galib Bey, Mütevellizâde Akif gibi milliyetçiler, mücâdele ruhunun parlak simâları idiler. Temmuz 1919da, Salihli önlerinde diğer bir direniş grubu da belirmişti. Bu, Rauf ve Bekir Sami Beylerin teşviki ile Salihlide Kuşcubaşı Eşref Çiftliğine yerleşen Edhem, daha çok tanındığı ismi ile Çerkez Etemdi. Ancak, kısa zamanda Alaşehir grubu ile anlaşmazlığa düştü.

Ağustos 1919da, İzmir-Bandırma Demiryolu üzerindeki Balıkesirde, yasal hakları savunmak ve yeniden şekillendirmek için kongre toplanmış, Hacim Muheddin Bey önerisi ile diğer toplantının Alaşehirde yapılmasını kararlaştırmıştı. Bu yolda, komşu kasabalara ve merkezlere haber gönderildi. Kongrenin Alaşehirde, 16 Ağustos 1919 tarihinde toplanacağı duyuruldu.

Alaşehir Kongresi,batı Anadolu için önemli toplantılardan biridir. Bilindiği gibi kongre kelimesi batı kökenlidir. Daha sonra Osmanlı dünyasına girmiştir. Mütâreke sonrası kurulan cemiyetler,Millî Kongre örneğinde olduğu gibi toplantı yapmışlar, çok önemli kararlar almışlardır.?.Turanın yazdığı gibi, Kongreler, M. Kemal Paşanın katıldığı Millî Kongreler ve Çeşitli bölgelerde toplanan mahalli kongreler iki bölüm altında göze çarpmaktadır.

İzmirin işgâli ile Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanırken,Batı Anadoluda da İzmir, Balıkesir, Nazilli ve Alaşehir Kongreleri çalışmalarını sürdürmüş ve önemli kararlar almışlardır.

Alaşehir Kongresi: Alaşehir, Balıkesir,Buldan,Demirci,Eşme,İnegöl(şimdi Sarıgöl), Birgi,Ödemiş, Akhisar, Ayvalık,Aydın, Denizli, Sarayköy, Salihli, Turgutlu/Kasaba, Soma,Uşak, Kula, Karahisar-ı Sahib/Afyon, Manisa ve Nazillilerin katılımı ile 16 Ağustos 1919da çalışmalarına başladı. Önce Şahyarlı Kuvây-ı Milliyeci Mustafa Beyin evinde sonra da Darül-Feyz adı verilen binada toplandı. Kongre Başkanı Hacim Muhiddin Bey, Başkan Vekilleri; Mustafa ve İbrahim(Uşak),Kâtipler ise Edhembey zâde Ömer ve Müftizâde Abdülgafur(Balıkesir)tarafından temsil edildi. 25 Ağustos 1919a kadar oturumlar hâlinde sürdürülen Kongre öncelikle idâri kararlar alındı. Harekât-ı Millîye Teşkilât Talimatnâmesi hazırlandı. Her kazanın kendisine düşen sorumlulukları belirlendi. Kongrede üzerinde ortak görüş sağlanan konulardan biri de Menzil Müfettişliklerinin kurulması idi. Buna göre, Ayvalık, Soma ve Akhisar Cebhesinde sorumlu 1., 11., ve 111. Menzil Müfettişlikleri teşkil edildi. Harekât-ı Millîyelerin Kaza ve Cebhe Teşkilâtları (kaza-cebhe) da Kongrede ele alındı ve görevlerine ait iş bölümleri yapıldı. Bir de Müdirler encümeni, 24 Ağustos günlü oturumda şekillendirildi.

Alaşehir Kongresi, 25 Ağustos 1919 günü sona erdi. Böylece Batı Anadolu Kongreler grubu içindeki tarihi rolünü gereği gibi yerine getiren, bir müddet sonra toplanmasına karar verilen III. Balıkesir Kongresi (16-22 Eylül 1919) için basamak teşkil edecektir.

Az sonra,Alaşehir Kongresi ve kararları Tümen komutanlığı aracılığı ile kamuoyuna duyuruldu. O esnada Erzurum Kongresi çalışmalarını bitirmiş olan ve Heyet-i Temsiliye Başkanı olanM.Kemal de, Alaşehir toplantısından memnun olduğunu belirtmiş ve Doğudan batıya doğru genişleyen Teşkilât-ı Vatanperveraneleri ile Batıdan Doğuya genişleyecek Teşkilât-ı naçizanemizin birleştiği gün, gayesi vatanın kurtuluşuna yönelik olan vatanseverlik atılımlarının en büyük bayramı olacaktır diyerek, Kongrenin tarihi önemine değinmiştir.
Logged

!!!Hatıraların Sitesi!!!


Ayrıcalıktır.



Yanıtla #1
« : 29 Mayıs 2006, 18:47:27 Pzt »
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« Yanıtla #2 : 29 Mayıs 2006, 18:47:48 Pzt »

Bükreş Antlaşması


Balkan Savaşları'nın ikincisinde beş devletle birlikte savaşmak zorunda kalan Bulgaristan, bütün cephelerde yenilerek antlaşma istemek zorunda kaldı. Bulgaristan ile diğer Balkan devletleri arasında, yapılan görüşmeler sonucunda Bükreş Antlaşması imzalandı. Buna göre.

Bulgaristan, Dobruca ve Silistre'yi Romanya'ya verecek.

Manastır, Üsküp, İştip ve Priştine, Bulgarlardan alınarak Sırbistan'a verilecek.

Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda aldığı Selanik, Serez, Drama ve Dedeağaç'ı Yunanistan'a bırakacak.

Ateşkes antlaşmaları sadece silahlı çatışmaya son vermekte, asıl barış düzeni barış antlaşmaları ile düzenlenmektedir. Paris Barış Konferansı, 1. Dünya Savaşı sonrası uygulanacak yeni düzeni belirlemeye yönelik çalışmalar yapmıştır. ABD'nin amacı, özellikle milletlerarası ilişkilerde devamlı barış sağlayacak ve koruyacak bir milletlerarası teşkilatın kurulmasıydı. Fransa ve İngiltere, devamlı bir barıştan daha çok, kendi çıkarlarını en iyi sağlayacak bir düzeni arama çabası içinde idiler. Fransa'nın bütün amacı, Almanya'yı bir daha savaş yapamayacak hale getirerek, kıskıvrak bağlamaktı.

Milletlerarası barış düzenini devamlı bir şekilde sağlamak için "Milletler Cemiyeti"nin kuruluş kararından sonra, ABD diğer sorunlarla pek ilgilenmedi. Hazırlanan barış antlaşmaları tasarıları, yeniden devletlere bir ültimatom şeklinde sunuldu ve imzalattırıldı. 1. Dünya Savaşı'na son veren barış antlaşmalarının baş tarafına, önsöz gibi, "Milletler Cemiyeti Paktı" metin olarak kondu. Böylece Milletler Cemiyetinin de hukuki ve siyasi yönden kuruluşu sağlanmış oldu.
____________________

Berlin Antlaşması



1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Ayestefanos Antlaşması'nın yerine, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Fransa, Almanya, Rusya ve Osmanlı Devleti arasında imzalanan antlaşmadır. Avusturya dışişleri bakanının yapmış olduğu resmi açıklama ile 13 Haziran'da Berlin'de bir kongre toplandı. Kongrede alınan kararlar, İngiltere ve Avusturya-Macaristan'ın çıkarları dikkate alınarak imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre:

Sırbistan, Karabağ ve Romanya'nın bağımsızlıkları koşullu olarak kabul edildi.

Girit, Osmanlı Devleti'ne bırakıldı.

Rusya, Doğubeyazıt ve Eleşkirt'i Osmanlılara bıraktı.

Bulgaristan, bağımsız bir prenslik oldu ve özel koşullarla Osmanlı Devleti'ne bırakılan Doğu Rumeli ve Makedonya vilayetleri üçe bölündü.

Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya ödemesi gereken savaş tazminatı 802.500 franka indirilerek taksite bağlandı.

Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan'a bırakıldı.


________________________
Burak Adası Deniz Savaşı



(29 Temmuz 1499)
Mora'nın güneybatısındaki Navarin limanı ile Burak Adası güneyinde Osmanlı donanması ile Venedik filosu arasında yapılan deniz savaşı (1499). II. Beyazıt, 1499 yılı baharında Mora'daki Venedik sömürgelerini ele geçirmek maksadıyla kara ve deniz kuvvetleri için İnebahtı (Lepanto) kalesini ilk hedef olarak seçmiş, İstanbul ve Gelibolu'da gerekli hazırlıklara başlamıştı.

Kaptan-ı Derya Küçük Davut Paşa kumandasında 67'si kadırga ve 20'si büyük olmak üzere 270 - 300 parçadan kurulu Osmanlı donanması Gelibolu'dan hareket etti. Donanmada Anadolu ve Rumeli sipahileri ile kapıkulu askerlerinden kurulu 60.000 kişiden fazla bir kara kuvveti de bulunmaktaydı. Devrin en ünlü denizcilerinden Kemal ve Burak Reis'lerle, Kara Hasan ve Herek Reis'in de katıldığı donanma da Kemal ve Burak Reis'lere özel olarak yapılmış 2.500 tonluk birer Göke verilmişti.

Rodos şövalyeleri, Osmanlı donanmasından çekinerek Fransa kralı XII.Lui'den yardım istemişler, Fransa kralı da şövalyelere 22 kadırga göndermişti. Venedikliler her ihtimali karşılamak üzere Mudon limanında amiral Antonio Grimani kumandasında 47'si kadırga olmak üzere yaklaşık 160 gemiden kurulu filoyu hazır bulunduruyorlardı. II. Beyazıt donanmanın hareketinden sonra 1 Haziran 1499'da İstanbul'dan hareket etti. Edirne, Filibe üzerinden Vardar ovasına indi, burada kendini bekleyen Anadolu ve Rumeli beylerbeylerinin kuvvetlerini yanına aldı. Rumeli beylerbeyi vezir Koca Mustafa Paşa kendi kuvvetleri ile İnebahtı kalesini kuşatmakla görevlendirilmişti.

Kilidülbahir - Temaşalık - Benefşe burnu - Koron - Modon rotası ile yoluna devam eden donanma 12 gün fırtına ile mücadele etti. Gemilerden 6'sı battı. Bu yüzden kara kuvvetleri ile birleşmekte gecikildi. Kara kuvvetleri İnebahtı'nın kuzeyinde Çatalca vadisine ulaştığı sırada Osmanlı donanması ancak Mudon kalesi önüne gelebildi, Venediklilerin savunduğu limana giremediğinden güneydeki Sapienza adasına sığınmak zorunda kaldı. Bu arada Venediklilerle ilk çatışma da oldu. Fakat günlerce fırtına ile boğuşan Osmanlı donanması adaya çıkarma yapamadı. Adanın Acı Su (Porto Longo) limanında bir süre kaldıktan sonra kuzeye doğru hareket etti.

160 parçadan kurulu ve amiral Antoni Grimani kumandasındaki düşman donanması, bu sırada Navarin'in 10 mil kadar kuzey batısındaki Brodino (Proti) kanalında yatmakta idi.

İnebahtı'ya ulaşmak için Brodino kanalından geçmek gerekiyordu. Kaptan-ı Derya Davut Paşa, düşman üzerine atılmaya karar verdi. Fakat rüzgar kuzeyden eserek düşman harekatını destekliyordu. Grimani idaresindeki düşman donanması amiral Loredano'nun Korfu adasından gelen 20 gemisi ile takviye edildi.

Yaklaşan Venedik donanmasının rampaj yapmasına meydan vermeden uzaktan top ateşi ile karşılanmasına çalışıldı. Herek Reis'in gökesi, savaşın başlangıcında üzerine gelen iki Venedik gökesini şayka toplarıyla batırdı. Burak Reis de bir düşman mavnası ile bir gökesini top ateşi ile batırdı. Fakat düşman öncü grubu kumandanı olan amiral Armenyo ile Korfu valisi olan amiral Pietro Lorendo kumandasındaki diğer iki gökenin kendine aborda olmasına engel olamadı.

Düşmanın her birinde biner kişi bulunan iki karakası ile yine her birinde 500 kişi bulunan diğer iki karakası, Burak Reis'in gökesini ortaya aldı. Gökeye çengel ve halat bağlayarak güvertesine sıçradılar. Bundan başka irili ufaklı 20 kadar Venedik teknesi de saldırıya başladı. Türk donanması diğer düşman gemileriyle savaşa girişmiş olduğu için Burak Reise yardım edemedi.

Üstün düşman kuvvetlerinin saldırısı karşısında kalan Burak Reis, başka imkan kalmadığını görünce, son çare olarak, gemisini neft ile tutuşturdu. Yangın şiddetli rüzgarın da etkisiyle çevresindeki gemilere de sıçradı, Burak Reis'in gökesiyle birlikte iki Venedik gökesi de yanarak battı. Burak ve Hasan Reis'lerle Yenişehir sancakbeyi Kemal Bey şehit oldu. Ünlü Venedik kaptanlarından amiral Loredano ve Armeniyo da batan gemilerle birlikte öldüler.

Burak Reis'in gemisinden kurtulabilen 90 gemici, Brodano (Sapienza) adasına çıktılar ve bu adaya Burak Reis'in adını verdiler. Aralarındaki rekabet nedeniyle amiral Loredano'nun yardımına gelmeyen düşman başkumandanı Amiral Grimani ölümden kurtuldu ve kurtarabildiği gemileri toplayarak Korfu adasına çekildi. Böylece İnebahtı yolu açıldı. Öğle vakti başlayan Burak Adası Deniz Savaşı, akşam üzeri düşmanın çekilmesi ile sonuçlanmıştı. Venediklilerin 6'sı göke ve ikisi mavna olmak üzere 12'si bu savaşta batırıldı ve birkaç gemisi zapt edildi. Buna karşılık Osmanlı donanmasında bir göke ve bir yük gemisi yandı.

Deniz tabya tekniği ilk defa Türk donanması tarafından, Burak Adası Deniz Savaşında uygulanmıştı. Türk gemilerinin 10 düşman gemisini top ateşiyle batırmaları (diğer ikisi yanarak battı) ve topun gerçek değerini ortaya koymalarıyla deniz savaşlarında top tabiyesine temel atıldı.
Logged

!!!Hatıraların Sitesi!!!


Ayrıcalıktır.



Yanıtla #2
« : 29 Mayıs 2006, 18:47:48 Pzt »
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« Yanıtla #3 : 29 Mayıs 2006, 18:48:10 Pzt »

Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan'a ilhakı



5 ekim 1908'de Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan'a ilhakı ilân edilmiştir. İlhak kararı Rusya, Avusturya-Macaristan, Sırbistan ve Osmanlı Devleti arasında bir buhran meydana getirmişti. Bu olay o an için bir savaşla neticelenmese de daha sonraki yıllarda I.Dünya Savaşı'nın başlamasının sebeplerinden birisi olmuştur. Nihayet Osmanlı Devleti Nisan 1909'da Avusturya-Macaristan'dan emlâk-ı emiriyye bedeli olarak 2,5 milyon altın alarak ilhakı tasdik etmek zorunda kalmıştır.

Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan Devleti'ne ilhakından sonra eski kanunlar iki yıl yürürlükte kalmış ve 1910 yılında yeni anayasa yapılmıştır. Bu kanuna göre yalnız mahallî meseleleri halletmek üzere teşrî-i selâhiyeti olan bir Diyet Meclisi kurulmuştur. Bu meclis yetmiş iki milletvekili ve tayinle getirilen yirmi üyeden meydana geliyordu. Meclis üyelerinin bir kısmı dinî temsilciler, bir kısmı yüksek ünvanlı devlet görevlilerinden oluşuyordu. Bu arada Bosna-Hersek'in idaresi Bosnasaray'daki yerli hükümete bırakılmıştır. Bu hükümetin başında, sivil bir muavini de olan yüksek rütbeli bir komutan bulunuyordu. Hükümet adlî, idarî, siyasî, malî olmak üzere dört şubeye ayrılmıştı.
_______________________
Bosna-Hersek'in Sırbistan'a ve Daha Sonra da Yugoslavya'ya Katılması





Bosna-Hersek I.Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun idaresinde kalmıştır. Bu savaştan mağlûp olarak çıkan imparatorluk parçalanmış; bölgenin 24 Kasım 1918'de Sırbistan Krallığı'na ilhakı ilân edilmiş, 1 Aralık 1918'de yeni kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'na Sırbistan'ın bir parçası olarak geçmiş ve bu durum 1919'daki St.Germain ve Trianon barış antlaşmalarıyla tasdik edilmiştir.

II. Dünya Savaşı sırasında Hırvatistan, Almanya ve İtalya arasında akdedilen 15 Mayıs 1941 Zagreb ve 18 Mayıs 1941 Roma antlaşmaları gereğince Bosna-Hersek'in bir kısmı yeni kurulan Hırvatistan Devleti'ne geçmiş öteki kısmı da Alman işgali altında kalmıştır. Almanya'nın yenilmesinden sonra Bosna-Hersek 1945'te birleştirilerek 31 Ocak 1946 tarihli Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu'na göre kurulan Yugoslav Federal Halk Cumhuriyeti'ni oluşturan altı cumhuriyetten biri olmuştur. Diğer beş cumhuriyet Sırbistan,Hırvatistan, Slovenya, Makedonya ve Karadağ dır.

Yugoslavya'nın karmaşık etnik ve dinî yapısı uzun süre Tito yönetimi tarafından bir arada tutulabilmişti. l980 yılında Tito'nun ölümüyle etnik ve millî kıpırdanmalar meydana gelmeye başlamıştır. Anayasaya göre 1991'de devlet başkanlığı sırası gelen Hırvatistan'ın bu hakkı uygulamaya geçirilmedi. Buna sebep Sırbistan'ın dağılmakta olan Yugoslavya'ya tek başına sahip çıkmak istemesinden kaynaklanmasıdır. Sırpların kurmak istedikleri büyük Sırbistan hayali yüzünden Yugoslavya tam bir kaosa sürüklenmiş ve bu olay diğer cumhuriyetlerin ayrılmasıyla neticelenmiştir. (Yugoslavya halen Sırbistan ve onun güdümündeki Karadağ'dan oluşmaktadır). Ancak Sırbistan bu bağımsızlıkları tanımamış ve önce Hırvatistan ve Slovenya'ya saldırmış fakat (bu cumhuriyetlerin Katolik olması hasebiyle) Avrupa Topluluğu ve özellikle Almanya'nın çabalarıyla buradaki çarpışmalar sona ermiştir.

________________________
Baltalimanı Ticaret Antlaşması 1838



İçte ve dışta bir dizi önemli meselenin içinde boğuşan Osmanlı Devleti en güçlü sömürgeci ülke olan İngiltere ile yapılacak bir ticaret ile hiç olmazsa Mısır Meselesi'nde İngiliz'leri Osmanlı'larla aynı safta tutabilmeyi umuyordu. Nitekim bir İngiliz subayı olan Sir Adolphus Slade bu antlaşmayı Osmanlı Devleti açısından şöyle yorumlamıştı: "...Padişah (II. Mahmut) Devleti Aliyye-İngiltere ticaret muahedesini, bu muahede Mehmet Ali'yi bitirecektir kanaatıyla kabul etmiştir..." Bu ortamda ferdi bir iki çıkış dışında İngiltere'nin Ortadoğu'ya sızmasının nedenlerini ve bunun dayandığı iktisat siyasetinin boyutlarını kavrayacak bir iktisadi bilinçlenme Osmanlı Devlet adamlarında henüz görülmemektedir. Oysa İngiltere, Osmanlı Devleti'nin kendileri için nasıl bir pazar oluşturacağını araştırmak için, daha 1833'de Davit Urguhart'ı gizli bir görevle Türkiye'ye gönderdi. Urguhart 1833'den 1838'e kadar bütün mesaisini bu işe hasretti. Antlaşma 16.08.1838'de II. Mahmut tarafından Balta Limanında imzalanınca, Lord Palmerston bu antlaşmanın İngiltere için "bir şaheser" olduğu ifadesini kullandı.

____________________________

Balkan Savaşları



I. Balkan Savaşı

Balkan Savaşına gelinceye kadar; İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, Almanya ve Rusya gibi büyük devletlerin uzun yıllar tahrik, himaye ve destekleme politikaları ve özellikle Çarlık Rusyanın bu bölgede takip ettiği Panslavist (Slav Birliği) politikasının sonunda Balkanlarda, Osmanlı Devletinden bağımsızlığını kazanmış dört Balkan devleti kurulmuştu. Bunlar Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan devletleridir.

Osmanlı Devletinden bağımsızlığını kazanan bu dört Balkan devleti, bu kez de topraklarını Osmanlı Devleti aleyhine genişletmek politikasını takip ediyorlar, fakat aralarındaki siyasî, dinî ve diğer bazı nedenlerden kaynaklanan anlaşmazlıklarından dolayı bir araya gelerek bir ittifak oluşturamıyorlardı.

Balkan Savaşının hemen öncesinde, dönemin İttihat ve Terakki iktidarı, bölgede asayişin ve sükunun sağlanması amacıyla başta kilise meselesi (Bulgaristanla Yunanistan arasında büyük bir anlaşmazlığa yol açan kilise imtiyazı meselesini dönemin İttihatçı Hükümeti çıkardığı kiliseler ve okullar kanunu ile ortadan kaldırmıştı) olmak üzere Balkan devletlerinin aralarındaki bir çok anlaşmazlık konularının çözülmesini sağlamıştı. Bunun sonucudur ki bir süre sonra Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar Osmanlılar aleyhine birleşeceklerdir. Uzak Doğuda 1905de Japonlara yenilen Rusyanın yeniden dış politikasını Balkanlara çevirmesi ve Balkan devletleri arasında Osmanlı Devleti aleyhine bir ittifak oluşturma çabalarına girmesi, Balkan devletleri arasında kısa bir süre sonra bir ittifakın oluşmasını sağlamıştı.

Nitekim, Balkan devletleri arasındaki anlaşmaların ilki Bulgaristanla Sırbistan arasında gerçekleşti. Makedonyanın tamamını tek başına ele geçiremeyeceğini gören Bulgaristan, Sırbistanla anlaşarak bu meseleyi çözmek istemişti. Rusyanın da hem Bulgaristanı hem de Sırbistanı bir ittifak oluşturmaları konusunda tahrik etmesi ve yol göstermesi sonucunda; 13 Mart 1912de yaptıkları bir antlaşmayla bu iki devlet, Osmanlı Devletine karşı birlikte hareket etmeyi kararlaştırdılar. Bulgaristan, Yunanistanla da 29 Mayıs 1912de Bulgaristan-Yunanistan ittifak antlaşmasını imzaladı. Karadağ ise, anlaşmazlık içerisinde olduğu Sırbistana karşı Bulgaristanın desteğini almak ve Arnavutluku ele geçirmek amacıyla Ağustos l912de Bulgaristanla, 6 Ekim 1912de de Sırbistanla birer ittifak antlaşması imzaladı.

Görüldüğü gibi; Osmanlı Devletine saldırarak Makedonya topraklarını ele geçirmek ve aralarında paylaşmak esası üzerine Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında bir ittifak oluşmuştu. Balkan İttifakının oluşmasında; Balkan devletlerini birleştirerek, Türkleri Avrupadan atmak ve Rus hakimiyetini Balkanlara yaymak isteyen Rusyanın Panslavizm idealinin büyük rolü vardı.

Balkan devletleri, uzun zamandır çıkacak bir savaş için askerî hazırlıklarını tamamlamışlardı. 8 Ekim 1912de Karadağ Osmanlı Devletine savaş ilân etti. Diğer Balkan devletleri de 13 Ekim 1912de Makedonyaya özerklik verilerek yeni reformların yapılmasını öngören bir nota verdiler. Makedonyanın paylaşılması ve iç işlerine müdahale olarak gördüğü bu notaya karşılık Osmanlı Devleti Balkan devletlerine savaş ilân etti.

Osmanlı Devleti Balkan Savaşına çok kötü şartlar altında girmiştir. Savaş ilânı üzerine İstanbulda yapılan toplantıda, bir çok devlet adamı ve ordu kumandanı Ordunun bir çok noksanı olduğunu askerin talim ve eğitimi ile teşkilat, teçhizat ve iaşenin yetersiz olduğunu, isyan ederler diye askerlere silahsız eğitim yaptırıldığını, bir çok askerin mekanizma ve tapa çevirmesini dahi bilmediğini söylemişler ve savaştan kaçınılmasını ısrarla belirtmişlerdi. Buna rağmen; savaşı iktidara gelmek için bir fırsat olarak değerlendiren İttihatçı devlet adamları ve subaylar savaş yanlısı olmuşlardı.

Savaş öncesi Osmanlı yöneticileri, Rusyanın Balkanlarda bir savaş çıkmasına müsaade edilmeyeceği şeklindeki vaadine inanarak, Rumelide bulunan yetişmiş ve eğitimli olan 120 tabur askeri terhis etmek veya izne göndermek gibi inanılmaz bir hata ve gaflete düşmüşlerdi. Yine, savaş öncesi Sırbistanın Almanyadan aldığı top ve ağır silahların bizim topraklarımızdan geçirilerek Sırbistana götürülmesine izin vermek suretiyle, kısa bir süre sonra bize karşı savaşa girecek olan Sırp ordusunun güçlenmesine imkan verilmişti. Ayrıca, düzenli savaş planlarımız bile yoktu. Savaşta ordunun kullanacağı silah, cephane ve diğer teçhizat zamanında ilgili yerlere sevkedilememişti.

Bütün bu olumsuzlukların yanında; ordu subayları arasında siyaset ve particilik başlamış, İttihatçı olan subaylar ile karşıtları arasında savaş öncesinden var olan çekişme ve sen ben davası had safhaya çıkmıştı.

Balkan Savaşında Osmanlı Orduları iki cephede dört Balkan devletinin ordularıyla savaş yapmıştır. Bu cepheler Doğu Cephesi ve Batı cephesidir. Doğu cephesinde Bulgarlarla, Batı cephesinde ise öncelikle Sırplarla savaşılmıştır.

Her yönden büyük sıkıntılar ve imkansızlıklar içerisinde savaşa başlayan Osmanlı orduları, özellikle cephede siyasî çekişme ve particilik kavgası yapan subayların savaşı ihmal etmelerinin de bir sonucu olarak, bütün cephelerde kısa zamanda bozguna uğradılar. Bulgar ordularını Babaeski-Lüleburgaz hattında durduramayan Doğu ordusu, Çatalcaya kadar çekildi ve burada bir savunma hattı oluşturdu. Bulgar ordusu, Gelibolu Yarımadası hariç Edirne ve Trakyayı ele geçirdi. Komonavada Sırp ordusuna yenilen Türk ordusu Batı cephesinde de bozguna uğradı. Özellikle Bulgarlar ve diğer Balkanlı devletlerin orduları, ele geçirdikleri şehirlerde, kasaba ve köylerde eşi benzeri görülmemiş vahşet, katliam ve barbarlık yaptılar. Edirne, Yanya ve İşkodra kaleleri kendilerini umutsuzca savundular. Diğer taraftan Yunanlılar ciddi bir direnme görmeden Selaniki ve Ege Denizindeki adaları ellerine geçirdiler.

Bu arada, savaş öncesi Osmanlı Devletine isyan etmiş olan Arnavutlar 28 Kasım 1912de bağımsızlıklarını ilân ettiler. Sırbistanın kısa sürede geniş bir alanı işgal ederek genişlemesi ve Adriyatik kıyılarına erişmesi İtalya ve Avusturyayı endişeye sevketmiş; yine Bulgar ordularının Çatalca hattına kadar ilerlemeleri ve İstanbula oldukça yaklaşmaları üzerine İngiltere ve Fransa telaşlanmışlar ve İstanbula donanmalarını göndererek şehre asker çıkarmışlardır. Almanya da; savaşın yayılarak, bir dünya savaşı çıkmasına yol açabileceği endişesiyle tavır koymaya başladı. Rusya da, Bulgaristanın Meriç Nehrini geçerek İstanbula ve Boğazlara ulaşabileceğini düşünerek tedirgin olmakta ve gerekirse İstanbula donanmasını gönderebileceğini belirtmekteydi. Yine Rusya, Yunanistanın Egedeki bir çok adayı ele geçirmesinden de tedirgin olmaktaydı.

İngiltere ve Fransa, savaşın bu boyutlara gelmesinden kendi menfaatleri açısından kaygı duyuyorlardı. Bu nedenle savaşa müdahale ederek Londrada bir konferansın toplanmasını kararlaştırdılar. Zaten Osmanlı Devleti de Yunanistan dışındaki diğer Balkan devletleriyle ateşkes imzalamak zorunda kalmıştı.

Londra Konferansına İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya ve İtalya gibi büyük devletlerin yanı sıra, Balkan Savaşına katılan Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ devletleriyle Osmanlı Devleti katılmıştır.

Osmanlı Hükümetinin Ege Adaları ile Edirneyi Balkanlı devletlere bırakmamak konusundaki tutumu nedeniyle Londra Konferansı uzamış; ancak yapılacak başka bir şey olmadığı için, Kamil Paşa başkanlığındaki Osmanlı Hükümeti, şartları kabul etmeyi kararlaştırdığı günlerde İstanbulda Bâb-ı Âli Baskını diye anılacak olan ve hükümet değişikliğiyle sonuçlanan darbe olmuştur. İttihat ve Terakki Partisinin başta Enver Paşa olmak üzere bir grup subay, fedai takımı ve halktan oluşan taraftarları, Balkan Savaşındaki başarısızlıktan mevcut hükümeti sorumlu tutmuş ve hükümet binasına yaptıkları bir baskınla Kamil Paşa Hükümetini istifa ettirmişlerdir. Bâb-ı Âli Baskını olarak siyasî tarihimize geçen bu olayla İttihat ve Terakki Partisi, iktidarı tam anlamıyla ele geçirmiş ve kendi mutlak otorite ve hakimiyetlerini kurdukları İttihat ve Terakki Partisi Dönemi başlamıştır.

Mahmut Şevket Paşa başkanlığında kurulan yeni Osmanlı Hükümetinin, Edirneyi düşmana bırakmamak amacıyla Londra Konferansı kararlarının kabul edilmeyeceğini muhatap taraflara bildirmesi üzerine cephelerde savaş tekrar başladı. Ancak, bu kez de Osmanlı orduları yenilmiş ve daha fazla toprak kaybına uğranılmıştı. Hatta sekiz ay boyunca Bulgar kuşatmasına dayanan Edirne bile düşman eline geçti. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti Londra Konferansı kararlarını kabul edeceğini bildirdi. 30 Mayıs l912de Londra Antlaşması imzalandı ve cephelerde savaş sona erdi.

Bu antlaşmayla, Edirne dahil olmak üzere Midye-Enez hattının batısında kalan bütün Rumeli toprakları Bulgaristana verildi. Makedonyanın diğer bölgeleri Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşılıyordu. Ege Adaları ve Arnavutlukun geleceğine büyük devletler karar vereceklerdi. Balkan savaşı sonunda Osmanlı Devleti sadece Bulgaristanla sınır komşusu oluyordu.

Osmanlı Devleti, bu büyük felaketin şokunu üzerinden uzun yıllar atamayacaktır. Bilhassa Edirnenin kaybı ülkede büyük bir üzüntü yaratmıştır. Savaşın, devlet ve toplum hayatımızdaki acılarını sarmaya çalıştığımız günlerde Balkanlarda savaş yeniden başladı.

II. Balkan Savaşı

Osmanlı Devletinin Rumelideki bütün toprakları diyebileceğimiz kadar geniş bir araziyi kolaylıkla ele geçiren Balkan devletleri, bu kez ele geçirdikleri toprakların paylaşımı nedeniyle birbirleriyle anlaşmazlıklara düştüler. Aralarındaki ittifaklar dağıldı. Özellikle Londra Konferansının Bulgaristana geniş bir arazi vermesi, savaşa katılan diğer Balkan devletlerinin tepkisine yol açtı. Büyük devletlerin arabulucu girişimleri, bu devletlerin aralarındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmamıştı. Bunun üzerine Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ devletleri Bulgaristana karşı birleştiler ve savaşa girdiler. Ayrıca Bulgaristanın büyümesini menfaatlerine aykırı gören Romanyada Bulgaristana savaş ilân ederek Balkanlarda yeniden başlayan savaşa katıldı. Bir çok cephede savaşmak durumunda kalan Bulgar orduları Sırplara ve Yunanlılara yenildiler. Biz de bu durumdan istifade ederek, hiç olmazsa Edirneyi tekrar alabilmek için Bulgaristana savaş ilân ederek İkinci Balkan savaşına katıldık.

Türk orduları, Edirne başta olmak üzere bazı şehir ve kasabaları ele geçirdi. Büyük devletlerin müdahalesi ve tepkisiyle karşılaşan Osmanlı Devleti ordularını daha ilerilere gönderememişti. Mevcut kazançları kafi görmek durumunda kalan Osmanlı Devleti Bulgaristanla 29 Eylül 1913de İstanbul Antlaşmasını yaparak ve savaşa son verdi. Bu antlaşmayla, Meriçin iki devlet arasında sınır olmasını kabul ediyorduk. Edirne, Kırklareli ve Dimetoka Osmanlı Devletinde kalıyordu.

Osmanlı Devleti, 14 Kasım l913te de Yunanistanla Atina antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşmayla, Girit üzerinde hak iddia etmekten vazgeçildiği gibi; Ege adaları konusunda Londra Antlaşmasının hükümlerini kabul ediyorduk. Buna göre Taşoz, İmroz ve Meis Adaları bize veriliyor, diğer adalar ise Yunanlılara terk ediliyordu. Ayrıca Balkan Savaşının başında geçici olarak İtalyanlara bıraktığımız On İki Adanın İtalya ya verilmesini kabul ediyorduk

Bunun dışında; savaşın sonunda ortak sınırımız kalmayan Sırbistan, Karadağ ve Romanya ile yapılan ikili antlaşmalarla daha çok buralarda kalan Müslüman Türk halkının hak ve hukukunun korunması ve vakıflarla ilgili konular belirli esaslara bağlanmıştı.

Balkan Savaşlarında Deniz Savaşları

Sultan Abdülaziz zamanında kudret itibarıyla dünyada ikinciliği alan bir donanmaya sahip olan Osmanlı Devleti, Sultan II. Abdülhamitin, Avrupanın sanayi ve teknik alanda büyük ilerleme ve gelişme kaydettiği bir devirde bu donanmayı yoketme siyasetine tabii tutarak Haliçte ve 1897 Türk-Yunan Savaşından sonra da Çanakkalede çürütmüştü. Bu nedenle, Balkan Savaşı esnasında deniz savaşlarında bir varlık gösterememiş, burnumuzun dibindeki Ege Adalarının Yunanlılar tarafından ele geçirilmesine mani olamamıştık. Hatta Yunanlılar, Çanakkale Boğazını ablukaya aldığından donanmamız savaş boyunca çoğu zaman Boğazlardan bile çıkamamıştı. Buna rağmen, zaman zaman Rauf Beyin kumandanı olduğu Hamidiye Kruvazörü boğazlardan çıkarak Yunan savaş gemileriyle savaşmış ve büyük başarılar elde etmişti. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, savaş boyunca denizlerdeki üstünlük Yunanistanda olmuştu. Nitekim, Yunanlılar Balkan savaşı yıllarında Taşoz, Limni, Sakız, Midilli ve On İki ada hariç bütün adaları ele geçirmişlerdi.

Savaşın Sonuçları

Türk Milletinin yakın dönem siyasî tarihinde uğradığı en büyük felaketlerden birisi ve belki de en büyüğü Balkan Savaşlarıdır. Özellikle Birinci Balkan Savaşı, siyasî, askerî, ekonomik ve toplumsal sonuçlarıyla etkilerini uzun yıllar, devletimizin ve milletimizin üzerinde taşıdığı bir felaket olmuştur. Bu savaşın sonuçlarını şöyle değerlendirebiliriz:

1. Balkan Savaşları sonucunda, artık Osmanlı Devletinin paylaşılması, büyük devletlerin üzerinde uzlaştıkları bir konu olmuştur. İngiltere ve Fransa zaman zaman uyguladıkları Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünün korunması politikasını Balkan Savaşıyla birlikte terketmişlerdir.

2. Balkan Savaşının sonunda Osmanlı Devletinin çok büyük bir toprak kaybı olmuş; Meriçin doğusunda kalan Doğu Trakyanın dışındaki bütün Rumeli topraklarımız elimizden çıkmıştır. Rumelide yüzlerce yıl elimizde ve idaremiz altında kalarak adeta Türkleşmiş olan bir çok şehir ve kasabalar kaybedilmiştir.

3. Savaşın en olumsuz sonuçlarından birisi de; savaş esnasında ve sonunda Bulgarlar başta olmak üzere Yunanlılar ve Sırpların zulmü ve katliamları karşısında can ve namuslarını korumak amacıyla Rumeliden büyük göç dalgaları başlamıştı. Yüz binlerce Rumeli Türkü aç, perişan, büyük acılar ve yokluklar içerisinde Trakyaya ve Anadoluya gelmişti. Bunların ekonomik ve malî sıkıntılarını karşılamak, yaralarını sarmak, Osmanlı Devletinin zaten sınırlı olan imkânlarını tamamen tüketmiştir.

4. Balkan Savaşıyla birlikte Osmanlı Devleti Avrupa diplomasisinde yalnızlığa terkedilmiştir. Bunu, toprak bütünlüğü açısından oldukça tehlikeli gören yöneticiler I. Dünya Savaşı öncesi Avrupada oluşan bloklaşmalara katılmak isteyeceklerdir.

5. Balkan Savaşı ile Ege Denizindeki stratejik adaların tamamına yakını Yunanlılar tarafından ele geçirilmiş ve Ege Denizindeki hakimiyetimiz kaybolmuştur.

6. Balkan Savaşının başında geçici olarak İtalyaya terk ettiğimiz On İki Adalar, savaştaki yenilgimiz üzerine İtalyanlar tarafından bize verilmemiş ve bu adaları İtalya kendi topraklarına kattığını açıklamıştır.
Logged

!!!Hatıraların Sitesi!!!


Ayrıcalıktır.



Yanıtla #3
« : 29 Mayıs 2006, 18:48:10 Pzt »
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« Yanıtla #4 : 29 Mayıs 2006, 18:48:35 Pzt »

CERBE SAVAŞI




Turgut Reis'in İspanyollar'ın elinde bulunan Cerbe adasını kuşatması üzerine, Andrea Doria komutasındaki bir Haçlı donanması İspanyollara yardıma geldi. Yapılan Cerbe Deniz Savaşında büyük bir zafer kazanıldı. Cerbe Osmanlılara geçti (1559).

______________________

ÇALDIRAN SAVAŞI




Yavuz Sultan Selim, babası Sultan İkinci Bayezid ve kardeşleri ile taht mücadeleleri vererek tahta çıktığında, Osmanlı Devleti sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük sebebi Doğu'daki Şii-Safevi Devletiydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla huzur sağlanacak ve Türkistan yolu Osmanlılara açılacaktı.

Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti.

Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı.

Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu.

15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.

______________________


Darphanenin Tarihçesi



Ortadoğu ve Anadolu'ya yerleşen Türklerin 9. yüzyıldan itibaren kurdukları irili, ufaklı devlet ve beyliklerin çeşitli kasabalarında, madeni para basılmış ve para basılan mahallelere "Darphane" denilmişti. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşuna kadar belirli ve devamlı bir darphane yeri mevcut olmamıştır.

Bu nedenle, İstanbul'un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından Beyazıt Camii civarında kuruşan Darphane, Türk Darphanesi'nin kuruluşuna başlangıç sayılmıştır.

İlk kuruluşun kesin tarihini veren bir belge mevcut olmadığından, Fatih'in burada kendi adına bastırdığı ilk Türk Altını'nın tarihi olan 1467 yılının da Türk Darphanesi'nin ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilebilir.

Bu ilk kuruluş genişletilerek, 1596 yılında Beyazıt'ta Simkeşhane isimli hana taşınmış ve ilk muntazam şeklini almıştır. İstanbul'un fethinden sonra hızla genişleyen imparatorluğun para ihtiyacını karşılamak için mevcutlara ek olarak çeşitli mahallelerde geçici darphaneler kurulmuştur.

Sayısı 40'ı bulan bu darphanelerin başlıcalarının faaliyette bulunduğu yerler; Bursa, Edirne, Amasya, Erzurum, Konya, İzmir, Serez, Sofya, Şam, Bağdat, Tiflis, Mısır, Tunus ve Cezayir'dir. Ancak İstanbul'daki darphanen, devletin ana darphanesi olma özelliğini devam ettirmiş ve 1843 yılında diğer darphanelerin faaliyetine son verilerek, bu tarihten sonra yalnız İstanbul'daki darphanede para basılmıştır.

Topkapı Sarayı içindeki eski darphane binası, Sultan 3. Ahmet zamanına rastlamaktadır. 1723 yılında Simkeşhane'den Topkapı Sarayı sahası içinde faaliyete geçirilen darphane, 1832 yılında yeni atelyelerin inşa ve ilavesiyle genişletilmiş ve ayrıca darphane bahçesinde hünkar dairesi yapılmıştır.

8 Temmuz 1967 tarihinde şimdiki yerinde (Yıldız-Beşiktaş) açılışı yapılan üçüncü kuruluş projeleri üzerindeki ön çalışmalar, 1953 yılına kadar uzanmaktadır. O yıllarda, madeni para taleplerindeki artışların sonraki yıllarda daha da yükseleceği düşünülerek, yeni binanın inşaası, yeni makineler satın alınması kararlaştırılmıştır.

Yeni darphane binasının inşaasına, 1961 yılı ortalarında başlanmış, bu arada yeni makineler de satın alınarak 1967 yılında hizmete girmiştir.

Tarihçelere göre Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk üç devlet iktisadi kuruluşu olarak; savaş toplarını döken Tophane, savaş gemilerini yapan Tersane, Hazine için gerekli paraları basan Darphane gösterilir.

Tarihsel ve geleneksek önemle bu ölçüde değerli tutulmuş Darphane Müdürlüğü, 1845 yılından itibaren "evrak-sahihe" ye damga vurmak amacıyla kurulan Matbaa Müdürlüğü ile 1933 yılında birleştirilmiştir.

______________________

Ermeni Tehciri



Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.

27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vil'yetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.

Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir.
Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur.
Ayrıca, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni yerleşim merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tutması, yer değiştirme sırasında herhangi bir katli'm olayının olmadığını da ispat etmektedir.

Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır.

Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, yer değiştirme uygulaması son derece başarılı bir sevk ve iskan hareketidir. Bugünün şartlarında bile dünyada bir benzeri daha yoktur.
__________________________

Edirne Antlaşması


Rusya, Sultan İkinci Mahmud'un Navarin'de Osmanlı donanmasının yakılması ile sonuçlanan olaylardan dolayı savaş tazminatı istemesi üzerine, Osmanlı Devleti'ne karşı savaş açtı. Sultan İkinci Mahmud bu arada Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmış, yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri teşkilat kurmuştu. Teşkilatlanmasını henüz tamamlayamamış olan bu ordu Rus kuvvetleri karşısında önemli bir varlık gösteremedi.

Eflak ve Boğdan'ı işgal eden Ruslar, Tuna'ya kadar indiler. Balkanları aşan Rusya, batıda Edirne, doğuda ise Erzurum'a kadar ilerledi. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti barış istedi. Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonunda, Yunanistan'a bağımsızlık verildi. Eflak, Boğdan ve Sırbistan'a imtiyazlar tanındı. Ruslar işgal ettikleri yerleri geri verdiler. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı. Osmanlı Devleti Rusya'ya savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.

_______________________

Gülhane Hattı Hümayunu



Tarihimizde Tanzimat-ı Hayriye adıyla tanınan bu devir Türk yenileşme tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Ortaçağa ait bir devlet sisteminden, hukuk" manada yeni çağdaş bir devlet teşkilatına doğru ilk adımını atmaya teşebbüs eder. Reform gayretlerinin başlangıcından Tanzimat'a kadar, bir asrı aşan zaman zarfında çalışmalar önemli ölçüde asker" alana yöneltilmiş, burada da bütün gailelerin ağırlık merkezini teşkil eden yeniçerilerin ıslahı veya lağvı ile uğraşılmıştır. Ordu meselesi bir dereceye kadar halledildikten sonradır ki, reform temayülleri ancak diğer sahalara yöneltilebilmiştir.

II. Mahmut'un son yıllarında Mısır Meselesi yeniden patlak verdi. Hanedanının sürekliliğini sağlamak amacıyla 1839 yılının başlarında Mehmet Ali Paşa bir kere daha isyan edince, isyanı bastırmak üzere 21 Nisan 1839'da Osmanlı Ordusu harekete geçti. Ancak 24 Haziran'da ordu Nizib'de yenildi. Bu yenilgi bir bakıma II. Mahmut döneminde gerçekleştirilen reform hareketlerinin yetersizliğini ispatlamaktaydı. Sultan, Nizib yenilgisinin haberi İstanbul'a ulaşmadan önce 1 Temmuz 1839'da öldü. Yerine henüz 16 yaşında olan oğlu Abdülmecid padişah oldu. Bu arada, Tanzimat dönemine damgasını vuracak olan, ancak II. Mahmut döneminde önerdiği reform politikası ile sultanın kurduğu mutlakiyetci yönetime ters düştüğü gerekçesi ile İngiltere'ye elçi olarak gitmiş olan Mustafa Reşit Paşa, Ağustos 1839'un başında Sultanın cülûsunu kutlamak bahanesi ile İstanbul'a döndü. Ve II. Mahmut'a kabul ettiremediği ıslahat programı için genç padişahın onayını aldı. Reşit Paşa, Sultana önerdiği ıslahat programı ile bir taraftan imparatorluğun ilerlemesini durduran engelleri aşmak, diğer taraftan devletin o an içinde bulunduğu güçlükten kurtulabilmek için muhtaç bulunduğu batılı devletlerin yardımı temin etmeyi planlıyordu. Bu itibarla; Mustafa Reşit Paşa tasarladığı ıslahatın yalnız bir içtimai zaruret olduğuna değil, aynı zamanda o an için kaçınılmaz bir siyasi tedbir olduğuna da kaniydi. Onu bu kanaate sevk eden sebepler muhtelif olmakla birlikte, uzun müddet Avrupa'da bulunması neticesinde Fransız ihtilâlinden gelen ilhamların Batı devletlerinin Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini bilmesinin önemli rol oynadığı muhakkaktır.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu Sultan Abdülmecid'in de onayı ile 3 Kasım 1839 Pazar günü Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu. Sultan Abdülmecid fermanın okunuşunda hazır bulunmak üzere Gülhane meydanına bakan kasra gelmiş ve merasimi buradan takip etmiştir.

Ferman ana hatları ile şunların sağlamasını öngörüyordu:

1- Hangi din, millete mensup olursa olsun, Osmanlı memleketlerinde yaşayan bütün teb'a can, ırz ve namus garantisine sahip olacaktır.

2- Herkes mülkiyet hakkına sahip bulunacak ve bu hak ferdin lehine olarak devlet tarafından müdafaa edilecektir.

3- Vergiler için belli ve adil nisbetler tayin edilecek, vergi mükellefiyeti eşit olacaktır.

4- Askerlik hizmeti için belli bir süre ve her yerin nüfusu nisbetinde mükellefiyet konulacaktır. Yeni düzenlemeden "millet-i saire"de istisnasız olarak yararlanacaktır.

5- Suç işlediği iddia olunanlar hakkında tahkikat açık olarak yapılacak ve bunlar alenen muhakeme edilecektir.

6- Kimse hakkında mahkemenin kararı (hükmü) olmadan idam cezası tatbik olunmayacaktır.

7- Mahkum olanların varisleri, veraset hakkından mahrum edilmeyeceklerdir.

8- Bütün bunlar hakkında çeşitli din ve milletlerden olan tebaa'ya eşitlik tanınacaktır.

II. Mahmut devrinde kurulan ve bazı teşrii (kanun yapma) ödevleri de bulunan Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye'nin bir taraftan üyeleri çoğaltılacak diğer taraftan devletin ileri gelen vükela ve ricali de belli zamanlarda toplantılara katılıp bütün bunlar hakkında kanunlar hazırlayacaklardı.

Bütün devlet memurlarına statülerine uygun belli bir maaş bağlanacaktır.

Rüşvet, kat'i olarak kalkacak ve buna cesaret edenler şiddetle cezalandırılacaklardır.

Hükümdar bizzat kendisi bu usullere riayet etmeyi ve bunlara aykırı davranmamayı kabul ettiği gibi; Ulema ve devlet ricali de bu hususta yemin edeceklerdir.

Tarihimizde Tanzimat adıyla anılan ve 1876 yılına kadar sürdüğü kabul olunan devre, Batı kurumlarının yanında Batı fikirlerinin de memlekete girdiği dönemdir. Ancak, Batı hukuku anlayışının etkisiyle başlayan bu akım Osmanlı toplumunun dayandığı geleneksel kurumları ortadan kaldırmamış, eskisiyle birlikte yaşamak üzere yeni müesseselerin kurulmasına sebep olmuştur.

Tanzimat Fermanı'nın ilanı ardından adliye sahası dışında mal" ve askeri ıslahat yapıldı. Vergiler, iltizama verilmesi yerine vergi tahsildarları eliyle doğrudan doğruya toplanmasına başlandı. Fakat, vergi hasılatında azalma olunca 1841'de eski usule dönüldü.

Tanzimat Fermanı ile girişilen ve yukarıda madde madde sıralanan taahhütler başlıca şu sebeplerden dolayı tam olarak gerçekleşmedi:

Devrin fikir ve sosyal şartları, bilhassa hakim sınıfların olgunluk seviyesi, bu esaslara dayanan bir siyasî statünün tatbikine elverişli olmaması.

Demografik bakımdan tecanüsten mahrum Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde cins, ırk ve din farkı gözetmeksizin vadedilen hürriyetler daha ziyade İmparatorluğun Avrupa yakasında yaşayan temsil edilmemiş yabancı unsurların milliyetçilik duygularını kamçılayıp, hürriyet ve istiklal iştiyaklarını körüklemiştir. Bunun neticesi, dış müdahalelerle siyasi beklentilerin büsbütün artması ve devamlı surette çözülme endişesinin yaşanması oldu.

Bu durum; sosyal ve siyasî realiteleri hesaba katmaksızın sırf şahsî inisiyatif ve prestijden kaynaklanan bir reform hareketinin, eksik ve geçici bir deneme olarak kalmaya mahkum bulunduğunu sosyolojik bir gerçek olarak meydana koymuştur.

Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının müslüman olmayan tebaa lehine gerçekleştirdikleri ıslahatı müslümanlar tepkiyle karşıladılar. Tanzimat'tan Patrikhaneler de memnun olmadılar; çünkü yeni kanunlar, ruhban zümresinin eskiden beri faydalandıkları imtiyazlara kısmen son veriyordu. Halbuki, batılı devletler Osmanlı tebaası Hıristiyanlara tanınan hakları yetersiz buluyorlar; bu hakları genişletmek ve daha belirli bir hale getirmek için Babıali üzerine baskı yapıyorlardı.
Logged

!!!Hatıraların Sitesi!!!


Ayrıcalıktır.



Yanıtla #4
« : 29 Mayıs 2006, 18:48:35 Pzt »
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« Yanıtla #5 : 29 Mayıs 2006, 18:49:23 Pzt »

Islahat Fermanı



Osmanlı İmparatorluğu'nun çökme döneminde, devletin yıkılmaktan kurtarılması için, siyasi kuruluşlar, kişi hakları, yeni kurumların kurulması konularınd yapılması düşünülen köklü değişiklikler için Abdülmecid ve Abdülaziz zamanlarında çıkartılan fermanlardır.

1839'da Gülhane Hatt-ı Hümayunu, 1856 Islahat Fermanı ve 1860 Abdülaziz Fermanıdır. Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, İslam dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte batı taklitçisi kuruluşlar türemiştir. Bu iki ayrı görüş ve kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları, beklenen etkiyi gösterememiştir.

Bu dönemde Batı'nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara gerkesinim duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkan ve güçle yerli sanayii büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet haline gelmiş, bütün ekonomiksi ve zenginlik kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.

Bu anlamda Islahat Fermanları, dış görünüşüyle ileriye dönük olmalarına rağmen gerçekte toplumsal ve ekonomik hayatı olumsuz yönde etkilemiştir.

_________________

II. Meşrutiyet



II. Meşrutiyet 23 Temmuz 1908 (Rumi 10 Temmuz 190 de top atışları ve büyük şenliklerle ilan edildi. Hürriyet'in ilanı bütün Rumeli'de ve İstanbul'da görülmemiş bir coşkuyla karşılandı. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez bir ölçüde tabandan gelen anayasacılık hareketi oluşmuştur. Onun içindir ki, I. Meşrutiyet'in aksine, tehlike ile karşılaşınca kendisini koruyabilmiştir. Gerçekten de 31 Mart (bugünkü takvimle 13 Nisan) 1909'da Derviş Vahdet" ve yandaşları, sistemi yeniden Meşrutiyet öncesine döndürmek isteyince derhal Rumeli'den yürüyen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu, ayaklanmayı bastırmaya muvaffak oldu. Derviş Vahdet" hareketine II. Abdülhamid'in katkısının olup olmadığı tam olarak tespit edilememesine karşın; hareket II. Abdülhamid'in tahtına ve hürriyetine mal oldu. II. Abdülhamid'in yerine tahta V. Mehmet Reşad getirildi.

1908 yılında seçilmiş olan Meclis-i Mebusan, Meclis-i Ayan ile el ele vererek, 21 Ağustos 1909'da anayasada değişikliğe gitti. Bu değişiklikten sonra Kanun-ı Esasî'nin en önemli kurumu, artık padişah değil Meclis-i Mebusan'dır. Sultan'ın Meclis-i Mebusan'ı dağıtma yetkisi kısıtlanmış, dağıtma halinde yeni toplantının en geç üç ay içinde yapılması hükme bağlanmıştır. Padişah'ın kesin veto yetkisi alınmış; meclislerin üçte iki çoğunlukla ısrarı karşısında, padişahın yasayı ister istemez yürürlüğe koyacağı kabul edilmiştir. Kanun-ı Esasî'nin 113. Maddesinin sürgün hükmü yürürlükten kaldırılmış, Padişahın harcamalarının parlamento tarafından denetlenmesi karara bağlanmıştır.

II. Meşrutiyet'le ülke parlamenter yapıya kavuşmuştur. Devletin yapısında parlamentonun ağırlık kazanmasına paralel olarak, 1909'da, temel hak ve özgürlüklerde de genişleme oluşmuştur. Osmanlı Devleti'nde ilk kez, toplantı ve dernek hakları tanınmış, sansür kaldırılmış, postadaki evrakın yargıç kararı olmadan açılamayacağı kabul edilmiştir.

Yasalarda yapılan düzenlemeler ve başlangıçta kamuoyunda oluşan iyimser havaya rağmen, II. Meşrutiyet ülkenin dağılmasını önleyemediği gibi vatandaşın beklentilerine de tam olarak cevap veremedi. Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre sonra, 3 Ekim 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek'i ilhak etti. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan ederken, 6 Ekim'de Giritliler Yunanistan'a bağlandıklarını ilan ettiler. Osmanlı Devleti'nin bu gelişmeler karşısındaki protestoları ise sonuçsuz kaldı. 1882'den 1908'e kadar kaybedilen topraklardan daha fazlası 1 yıl içinde elden çıktı. Gelişmelerden Batılıların sorumlu olduğuna inanan halk II. Abdülhamid'in mutlak hakimiyet dönemini arar duruma geldi. Bu arada Kasım-Aralık 1908'de yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki 288 milletvekili çıkardı. Bunlardan 147'si Türk, 60'ı Arap, 27'si Arnavut, 26'sı Rum, 14'ü Ermeni, 10'u İslav ve 4'ü Yunanlı idi. Bu tabloya rağmen, Meclisin Osmanlı birliğini sağlama şansı azdı. Kaybedilen topraklar geri alınamadığı gibi iç istikrar da sağlanamadı. Bu yetmiyormuş gibi, Rum ve Ermeni temsilciler Makedonya ve Doğu Anadolu'da özerklik yada bağımsızlık için kendi partilerini kurdular. Meclis çalışmalarını sırf terör çıksın diye aksatmaya başladılar. Böyle bir ortamda II. Abdülhamid'in yerine tahta geçmiş olan V. Mehmed duruma hakim olamadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ise henüz iktidara hazır olmadığından, üzerinde durdukları Osmanlı birliği fikrini uygulayamadı. Nihayet, ard arda gelen savaşlar ve içerideki iktidar çekişmeleri Meşrutiyet'in de İmparatorluğun da sonu oldu.
Logged

!!!Hatıraların Sitesi!!!


Ayrıcalıktır.



Yanıtla #5
« : 29 Mayıs 2006, 18:49:23 Pzt »
Fox
Successfull
1 Kalp
*

Offline
  Mesaj Sayısı: 1989
  Üye No: 1
  Cinsiyet: Bay
  Rep : +1617/-122
  Pano: ?+! = ½

Üyelik Bilgileri WWW Ödüller
« Yanıtla #6 : 29 Mayıs 2006, 18:49:45 Pzt »

İNEBAHTI SAVAŞI

Kıbrıs'ın alınması Avrupa'da bir Haçlı donanmasının hazırlanmasına neden oldu. Don Juan komutasındaki Haçlı donanmasında Venedik, İspanya, Malta, Papalık ve diğer İtalya hükümetlerine ait gemiler bulunuyordu. Osmanlı Donanmasının değerli komutanları Pertev Paşa ve Uluç Ali Paşa bu karşılaşma sırasında savunma yapılmasını istedilerse de Kaptan-ı Derya Ali Paşa saldırıda bulunulmasını istedi.

İki donanma Mora'nın kuzey, Orta-Yunanistan ile Karlıeli'nin güney kapılarında bulunan İnebahtı körfezinde karşılaştı (7 Ekim 1571). Şiddetli çarpışmalardan sonra Kaptan-ı Derya Ali Paşa ve beraberindekiler şehit düştü.

Osmanlı donanması beklemediği bir darbe aldı ve çok sayıda gemisi batırıldı. Savaşta büyük başarılar göstererek gemilerini kurtarmayı başaran Uluç Ali Paşa Sokullu Mehmed Paşa tarafından, Kaptan-ı Deryalığa getirildi.

Sokullu Mehmed Paşa yeni bir donanma hazırlamasını istedi. Bunun için çok sayıda malzemeye ihtiyaç olduğunu kısa süre içinde böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olduğunu söyleyen Uluç Ali Paşa'ya Sokullu; "Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al." demesi Osmanlı Devletinin o dönemdeki gücünü göstermesi açısından önemlidir.

Sokullu Mehmed Paşa gönderilen Venedik elçisine İnebahtı Deniz Savaşıyla ilgili olarak
"Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı'nda bizi yenmekle, sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar."


Bununla beraber İnebahtı faciasından sonra kaybedilen binlerce denizciyi yerrine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz, leventlerden teşkil edilen yeni donanma Osmanlı'ya Akdeniz'de eski kudretini kazandıramamıştır. Artık Avrupa siyasetini yönlendirecek ve ticaret yollarını hakimiyet altına alacak Hint Seferleri gibi büyük projelere de edilmemiştir.

___________________________
İstanbul Antlaşması


I. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan antlaşmadır. Bu antlaşma ile bugünkü Türkiye-Yunanistan-Bulgaristan sınırı çizilmiştir. Osmanlı Devleti'nin I. Balkan Savaşı'ndan yenilgiyle çıkması sonucunda Osmanlı Devleti Trakya'yı ve Edirne'nin büyük bir bölümünü Bulgaristan'a bırakmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı Devleti, II. Balkan Savaşı'nda (30 Haziran 1913) büyük kayıplar veren Bulgaristan'ın bu durumundan yararlanarak Edirne'yi geri aldı. İki cephede birden savaşan Bulgaristan bu durum karşısında ateşkes istedi ve iki devlet arasında İstanbul'da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Londra Antlaşması'nın Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile ilgili maddesi iptal edilmiş oldu. İstanbul Antlaşması'na göre:

Batı Trakya Bulgaristan'a verildi.

Edirne Osmanlılara bırakıldı.

Bulgaristan'da yaşayan Türklerin dört yıl içinde Türkiye'ye göç etmelerine izin verildi. Kalanlara da her türlü mezhep ve din özgürlüğü tanındı.

_________________________
İzmir'in İşgali



Paris barış Konferansından İzmirin işgali üzerine bir karar çıkınca, Yunanlılar tarafından İzmirin işgal edilmesi için hazırlıklar yapıldı. İngiliz amirali Calthorpee 7 Mayıs 1919de İzmirin işgal edileceği hükümeti tarafından haber verildi. Bunun üzerine Amiral İstanbuldan ayrılarak 13 Mayısda İzmire geldi. Fransız, İtalyan, Yunan subayları ile bir toplantı yaparak; işgalin nasıl gerçekleştirileceği ve nerelerin işgal edileceği de karar bağlandı. Bu toplantıda İzmirin bir Yunan tümeni tarafından işgal edilmesi de karar bağlandı. Amiral İzmir valisine ve 17. Kolorduya bir nota ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre işgal edileceğini, 15 Mayısda yapılacak işgal olayında bir olay çıkmaması için Türk askerlerinin kışlalarından çıkmamalarını; haberlerin engellenmesi için de telgrafhanenin İngilizler tarafından işgal edileceğini de Vali Ali Nadir Paşaya bildirdi.

Bu arada Yunan deniz yüzbaşısı Mavroidis, bazı Rumları kiliseye toplayarak İzmirin Yunan birliklerince işgal edileceğini müjdeledi. Venizelos tarafından gönderilen bildiriyi de okudu. Yerli Rumlar Megalo İdeanın gerçekleşeceği sevinciyle coşmaya başladılar. Türk milleti için kara günler başlamıştı.

Diğer taraftan İzmirin işgal edileceğini haber alan Türkocağı üyeleri ve İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından kurulan Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi, müslüman Türk halkını Meşatlıkta yapılacak mitinge davet eden bildiriler yayınlayarak, halkı mitinge çağırdılar.

15 Mayıs 1919 sabahı Yunan ve İngiliz savaş gemileri İzmir limanına girdiler. Karaya Yunan askerleri çıkınca kilise çanları çalıyor, kadınlı erkekli yerli Rumlar büyük bir coşku ile onları karşılıyorlar ve İzmir Metropoliti tarafından Yunan askerleri takdis ediliyorlardı. Yunan askerleri şehir içinde ilerlemeye başlayınca gazeteci Osman Recep Nevres (Hasan Tahsin) Yunan bayrağını taşıyan askeri öldürerek Türk milletinin sesini duyurdu. Kendisi de şehit oldu. Bu olayı takiben Yunan askerleri askeri kışlayı işgal ettiler. Türk askerlerine karşı konulmaması ve kışladan çıkılmaması emredildiğinden askerlerimiz silah kullanmadı. Askerlerimizin üzerindeki paraları ve kıymetli eşyaları alındı. Hakaretler edildi. Bir kısmı da öldürüldü.

Esir olarak alınan Türk askerleri ve sivil halka akla hayale gelmeyen işkenceler yapıldı. Zito Venizelos demeyen Albay Süleyman Fethi Bey şehit edildi. Kolordu Başhekimi Yarbay Şükrü Bey de şehit edilenler arasındaydı. Yunanlılar hem askerlerimizi, hem de sivil halkı katlettiler. Öldürülen Türklerin cesetleri rıhtımdan denize atıldı. Yunan katliamı o derece vahşete dönüştü ki, İngiliz subayları askerlerin bu manzarayı görmemesi için gemilerinin korkuluklarına tente çektirdiler. Yunan askerleri katliamlar yanında Türklere ait dükkanları ve evleri de yağmaladılar, kadınları ve çocukları öldürdüler. Öldürdükleri Türklerin ayaklarına taşlar bağlayarak denize attılar. Kadınların, kızların ırzlarına tecavüz ettiler. Yunan işgali kısa zamanda İzmirin dışına da çıkıp 16 Mayısta Urla, 17 Mayısta Çeşme, 20 Mayısta Torbalı, 22 Mayıs Menemen, 25 Mayıs Manisa, Bayındır, Selçuk, 27 Mayıs Aydın, 28 Mayıs Ayvalık ve Tire, 29 Mayıs Turgutlu, 4 Haziran Nazilli, 5 Haziran Akhisar, 12 Haziran Bergama işgale uğradı.

İşgallerin başlamasıyla bütün Türkiyede büyük bir kaynaşma meydana geldi. Ordu birliklerinin yerlerinden oynatılması ve terhis, askerî malzeme ve silah nakliyatı, yerlerine dönen göçmenler, işgal kuvvetlerinin gidiş gelişi, Türkiyede bulunan Alman ve Avusturya asker ve subaylarının sevki, başta İstanbul olmak üzere önemli merkezleri ve yolları devamlı bir harekete sahne yaptı. Hiçbir yerde nizam, intizam kalmamıştı. Memleketin her tarafı asker firarileri, hapishane kaçkınları ile dolmuş, Anadolu adeta eşkıya yatağı olmuştu. Binlerce aziz şehidi toprağa gömen, yüzbinlerce öksüz çocuğa, sakat ve kötürüm insana şahit olan bu millet artık yeni bir maceraya sürüklenmek de istemiyordu.