berkamnt
Wed 14 May 2008, 01:40 am GMT +0200
Köşe başlarına pusmuştu... Bekliyordu sinsice üzerine atılacağı rüyanın...
Bir kabustu o, yalnız güneşlerin doğmasını bekliyordu şafaklara...
Üzerimden koca bir ordu geçmiş yorgunluğum vardı... Hala ölmediğime dua edebilirdim... Oysa ki kolum bacağım ve yüzüm ezikler içindeydi...
Çok farklı görünüyordum insanlara karşı, bundan ezilmişliğiminde etkisi büyüktü...
Kabus git artık,
Bırak peşimizi...
İnsanları rahat bırak... El çek dünyamızdan ve Işığımızdan...
Ya göster kendini, sığınma duvar dibi düşlerine... Ya da çık erkekçe döğüşelim senle...
Bir bebek doğdu bugün yine, her bebek bir umuttur derler inanırım...
Dünyayı biraz daha güzelleştirmek adına atılan birer adımın meyveleridir...
Peki meyveler hiç çürük çıkmaz mı? Elbetteki çıkar... Eğer toprağı kötüyse, suyu kötüyse, bulunduğu yer ışık görmezse o meyve çürür... Bir kabusa döner... Kabusların aktığı nehirlerde kendine masum kabarcıklar arar...
...
Dün gece bir rüya gördüm... Kabusum beni kovalıyordu hiç durmadan...
Gördüğüm rüya değildi aslında, rüyalarımı kovalayan bir kabustu...
Boş bir ev gördüm... Sonra kapısı gıcırdayarak açıldı...
İçeri davet eden bir kokusu vardı... Kapıldım kokuna/kokuya...
Kendimi öylece boşluğa bıraktım. Bir ara ayaklarım yerden kesildi sandım...
Yerden kesilen ayaklarım değil, kesilen ayaklarımdı... Kabusum ayaklarımı kesiyor kemiriyor yukarı doğru tırmanmaya çalışıyordu...
Durdurmak istedikçe daha da çok acı çekiyordum... Durduramıyordum içimde ki kabusu...
-Dur!..
-Lütfen dur!.. Kemirme beni kabus.
Kabus yüzüme baktı, dişlerindeki kanlı düşleri önce yüzüme sonra yere tükürdü... Karanlığın hiç bu kadar keskin bir renk saçtığını görmemiştim...
Baktığı her yer siyah oluyordu... Koyu karanlığa gömülüyordu...
-Keskin, kesik, kötü bir kokusu vardı.
...
Düşlerimden sıyrılmak bu kadar acı verirmiydi bilmiyorum... Bilmek istediklerim sıra olmuş, ardım sıra omzumdan bana bir şeyler fısıldıyordu...
Duruyordum... Susuyordum... Dinliyordum...
Dışarıda olmayı çok isterdim...
Elim kolum bağlanmıştı...
Görüyordum...
Yağmur yağıyordu sokakta...
Kabus, hemen sinmiş köşe başlarında... Yağmura karıştırıyordu karanlık rengini...
Ölmem gerekliydi... Ölmeliydim...
Ölürsem uyanacaktım kabusumdan...
Yağmur yağmalı, vurmalıydı göğsüme göğsüme... Her vuruşunda ölmeliydim yine...
...
"Kendimi yağmurların nişangahına bıraktım... Hadi ilk damla vur beni..."
Gökay Birkan SUCAKLI
Bir kabustu o, yalnız güneşlerin doğmasını bekliyordu şafaklara...
Üzerimden koca bir ordu geçmiş yorgunluğum vardı... Hala ölmediğime dua edebilirdim... Oysa ki kolum bacağım ve yüzüm ezikler içindeydi...
Çok farklı görünüyordum insanlara karşı, bundan ezilmişliğiminde etkisi büyüktü...
Kabus git artık,
Bırak peşimizi...
İnsanları rahat bırak... El çek dünyamızdan ve Işığımızdan...
Ya göster kendini, sığınma duvar dibi düşlerine... Ya da çık erkekçe döğüşelim senle...
Bir bebek doğdu bugün yine, her bebek bir umuttur derler inanırım...
Dünyayı biraz daha güzelleştirmek adına atılan birer adımın meyveleridir...
Peki meyveler hiç çürük çıkmaz mı? Elbetteki çıkar... Eğer toprağı kötüyse, suyu kötüyse, bulunduğu yer ışık görmezse o meyve çürür... Bir kabusa döner... Kabusların aktığı nehirlerde kendine masum kabarcıklar arar...
...
Dün gece bir rüya gördüm... Kabusum beni kovalıyordu hiç durmadan...
Gördüğüm rüya değildi aslında, rüyalarımı kovalayan bir kabustu...
Boş bir ev gördüm... Sonra kapısı gıcırdayarak açıldı...
İçeri davet eden bir kokusu vardı... Kapıldım kokuna/kokuya...
Kendimi öylece boşluğa bıraktım. Bir ara ayaklarım yerden kesildi sandım...
Yerden kesilen ayaklarım değil, kesilen ayaklarımdı... Kabusum ayaklarımı kesiyor kemiriyor yukarı doğru tırmanmaya çalışıyordu...
Durdurmak istedikçe daha da çok acı çekiyordum... Durduramıyordum içimde ki kabusu...
-Dur!..
-Lütfen dur!.. Kemirme beni kabus.
Kabus yüzüme baktı, dişlerindeki kanlı düşleri önce yüzüme sonra yere tükürdü... Karanlığın hiç bu kadar keskin bir renk saçtığını görmemiştim...
Baktığı her yer siyah oluyordu... Koyu karanlığa gömülüyordu...
-Keskin, kesik, kötü bir kokusu vardı.
...
Düşlerimden sıyrılmak bu kadar acı verirmiydi bilmiyorum... Bilmek istediklerim sıra olmuş, ardım sıra omzumdan bana bir şeyler fısıldıyordu...
Duruyordum... Susuyordum... Dinliyordum...
Dışarıda olmayı çok isterdim...
Elim kolum bağlanmıştı...
Görüyordum...
Yağmur yağıyordu sokakta...
Kabus, hemen sinmiş köşe başlarında... Yağmura karıştırıyordu karanlık rengini...
Ölmem gerekliydi... Ölmeliydim...
Ölürsem uyanacaktım kabusumdan...
Yağmur yağmalı, vurmalıydı göğsüme göğsüme... Her vuruşunda ölmeliydim yine...
...
"Kendimi yağmurların nişangahına bıraktım... Hadi ilk damla vur beni..."
Gökay Birkan SUCAKLI
